TARİHİ ELLERİMİZLE TEKERRÜR ETTİRMEK…TARİH AYNASINDA KENDİ
13/9/2006 (Kategori: Belirtilmemiş)"TARİH BÖYLE BİR OLAY KAYDETMEMİŞTİR"
... İnsan olmam için; mutlaka Avrupa'dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa'nın emellerine uygun yürütmek, bütün dersleri Avrupa'dan almak gibi, birtakım zihniyetler ortaya çıktı. Oysa hangi istikbal vardır ki, yabancıların nasihatlarıyla, planlarıyla yükselsin? Tarih, böyle bir olay kaydetmemiştir...
Mustafa Kemal Atatürk 6 Mart 1922, TBMM
Tarihin tekerrürden ibaret olduğunu göstermek değil amacımız. Gerçekleri bilmenin önemine işaret etmek istiyoruz, özellikle uzun ve köklü geçmişi olan sorunlarda... Sanki herşey bugün ve bir anda ortaya çıkmış gibi davranıp, tarihten bihaber yaşayarak, nereye varabilir, menfaatlerimizi ne kadar koruyabiliriz?
Yunan Dışişleri Bakanına göre, Ortadoğu'daki tehlikeli gelişmeler, Türkiye'ye komşu ülkelerde yer alan ihtilaller, İran'daki istikrarsız durum, Irak'taki Kürt hareketi, Türkiye için kaygı yaratıcı gelişmelerdi. Üstelik Türk iç politikası da gergin ve İstikrarsız bir yöne kaymaktaydı Bu nedenlerle de Türk hükümeti Kıbrıs sorununun bir çözüme ulaşması ve Yunanistan'la ilişkilerin düzeltilmesi ihtiyacı duymaktaydı...
Ankara’daki İngiltere Büyükelçisi, Londra'ya gönderdiği telgrafta, Türk Dışişleri Bakanının TBMM Bütçe Komisyonunda yaptığı konuşmada, Amerika'nın bu sorunla ilgili olarak Türkiye karşısında herhangi bir inisiyatif kullanmadığını, tarafsız kaldığını ve üç müttefik ülke arasında soruna çözüm bulunmasını istediğini açıkladığını bildirir. Türkiye'de hükümet her geçen gün kamuoyunun güvenini kaybetmekteydi; iç huzurun sarsıldığı, iç siyasetin çok gerginleştiği, ekonomik sıkıntıların arttığı bir dönem yaşanmaktaydı. Ankara, ABD'nin ekonomik desteğine, dış kredilere büyük ihtiyaç duyuyordu Kıbrıs sorununun NATO’nun doğu kanadındaki iki müttefik ülkeyi savaşın eşiğine getirmesi Türk-Yunan işbirliğini temelinden sarsıcı bir nitelik kazanması, Batıyı özellikle de ABD'yi rahatsız ediyordu. Bu nedenle Washington, Türkiye'yi sıkıştırmaya, Yunanistan'la uzlaşmaya varacak esnek bir politika izlemesi için diplomatik baskı altına almaya başlamıştı. Dış ekonomik yardımları da bir bakıma, bu gerginliğin giderilmesi yönünde atılacak ciddi adımlara bağlanmıştı.
Bugünkü durumumuzu anlattığımızı zannetmeyin Tarihten bazı sayfalar çevirdik sadece, ilk paragraf, 1959 yılının ilk günlerine ait. Türkiye, Yunanistan ve İngiltere arasında Kıbrıs için Londra-Zürich Antlaşmalarının görüşüldüğü dönem. Türkiye'nin İçinde bulunduğu durumu yorumlayan da Yunanistan'ın Dışişleri Bakanı Averoff. İkinci paragrafta anlatılanların tarihi ise 8 Ocak 1959, Londra'ya telgraf çeken İngiliz Büyükelçi Sır Bernard Burrows, bahsettiği de Dışişleri Bakanımız Fatin Rüştü Zorlu.
İşte tarihten bir sayfa daha: Dünya Osmanlı İçin "hasta adam" benzetmesini Rus Çarı l. Nikola'nın ağzından duymuştur. Peki, l. Nikola'nın, "hasta adamın" mirasını paylaşmaya kalkıştığında Osmanlı'dan aldığı cevap üzerine, "Türk padişahının tokadının acısını hala yüzümde hissediyorum" dediğini kaçımız biliyoruz?
Rus Generali Çernayef, "Türkleri yenmek İçin önce tarihlerini yenmek gerekir" tespitini yapmış, "Bir de şu Türk tarihinden kurtulsak" demişti Karen Fogg, meşhur e-maillerinde... Tarihi silemeyeceklerine göre gerçekte neydi kurtulmak İstedikleri? Türklere geçmişlerini, kutsallarını unutturmaktı elbette kastedilen. Yöneticilerimiz bile artık "duygularımızı aşmaktan" bahsedip, tarihimizi "geçmişteki bazı kötü hatıralar" diye nitelendirebilmektedir. Ne yazık ki düğmeye basılmıştır. Bunun neden ve niçinini, Almanya'da Nazilerden kaçtıktan sonra 1940-60'larda İstanbul Üniversitesi'nde görev yapan hukukçuların Hocası Prof. Neumark, gayet özlü anlatmıştı aslında; "Sizler farkında değilsiniz ama onlar şu gerçeğin farkındadırlar; tarihten Türkler çıkarılırsa tarih kalmaz. Osmanlı arşivi tam olarak ortaya çıkarsa bugünkü tarihlerin yeniden yazılması gerekir." demiş ve devam etmişti: "En az 400 yıl Avrupa'da sırtımızda ve ensemizde at koşturdunuz. Selçuklular, Anadolu'yu, Osmanlılar İse Orta Avrupa ve Balkanları Haçlı Ordusu'na mezar ettiler. Sizi silah İle yenemeyenler sizleri kendilerine benzeterek hâkimiyet sağladılar. Sizler gerçek hüviyetinize döndüğünüz an Avrupa'nın refahı ve medeniyeti yıkılır."
Oluşumu, M.S. 395 tarihinde Roma İmp.’nun ikiye ayrılmasından sonra Avrupalı krallar, Roma İmparatorluğu’nu yeniden canlandırmak ve tek bir Avrupa devleti kurmak için çalışmışlardır. M.S.800 yılında Şarlman ilk defa Avrupa’da kutsal Roma Germen İmparatorluğu’nu Papa’dan taç giyerek kurmuştur. Napolyon 1811 yılında doğan oğluna, Roma İmparatoru ünvanını vermiştir. Tarihte görüldüğü üzere, tek bir Avrupa devleti düşüncesi yeni bir olgu değildir.
Büyük Coğrafi keşifler, sanayi devrimi ve bunların sonucunda Dünya ticaretinin merkezinin Akdeniz’den Atlantik’e kayması sonucu, Avrupalı devletler dünyanın değişik bölgelerinde siyasi ve ekonomik üstünlüklerini kabul ettirmeye çalışmışlardır. Bu çalışmalar sömürge ve yarı sömürge ülkelere sahip olma şeklinde kendisini göstermiştir. Avrupa dışında daha fazla sömürge bölgelerine sahip olma yarışı, acılarını hala yaşamakta olduğumuz, 1. ve 2.Dünya savaşlarını meydana getirmiştir. 2. Dünya savaşı sonrası Avrupalıları kendi toprakları dışında mülk edinip idare ettikleri, İktisadi veya siyasi menfaat sağladıkları sömürge ülkelerin bağımsızlık kazanmalarını sağlamıştır. Sonuç olarak Avrupalılar, kendi aralarında savaşmanın, yarardan çok zarar getirdiğini görüp, savaşla değil barışla ve demokratik ortamda içinde bulunacakları bir kuruluşa ihtiyaç duymuşlardır, bu kuruluşla biz bugün AVRUPA BİRLİĞİ diyoruz.
İnsanlar geçmişlerini, milletler tarihlerini yok sayabilir mi? Ne yazık ki, böyle bir tehlike ile karşı karşıyayız. Yok, saymamızı istiyorlar, hatta silmek istiyorlar. Biz geçmişimizden koptukça, buldukları her fırsatta tarihimizi önümüze getirip, hesap sormaya kalkıyorlar. Kendileri beşikten mezara, din görevlisinden, toplumun bütün kesimlerine kadar tarihlerini canlı tutup, ideallerini adım adım gerçekleştirirken, biz kâh tarihten utandığımız, kâh bunu şovenlik olarak gördüğümüz daha doğrusu böyle olması gerektiği bize telkin edildiği için geçmiş, gelecek bağlantısını kurup, milletimizin hak ve menfaatlerini koruyacak bir perspektif oluşturamıyor, oluşturamaz hale geliyoruz.
Oysa en değersiz otun bile bir kökü, beslendiği bir damar yok mudur? Onu kopardığımızda, tüm imkânları sağlasak bile kaç gün yaşatabiliriz? Milletler de böyledir. Eğrisiyle doğrusuyla, günahıyla, sevabıyla kökleri, kutsalları, dokunulmazları vardır. Vatan, egemenlik, bayrak gibi... Tarihin her sayfasında yeri olan acaba başka bir millet var mıdır? Ya da kutsalları için çocuğunu davul zurna ile ölüme yollayabilen? Şimdilerde birileri askerimizi "ihraç ürünü", bayrağımızı "mayrak" [1]gibi görse de, özgürlük şampiyonları "egemenlik düşmanlığı" yapsa da, tarihi unutup, gerçekleri "sendrom" alaycılığına indirgese de, bu milleti millet yapan kutsalları yok mudur?
Yukarıda kuruluş felsefesini açıkladığımız AB’nin ruhu, dile gelseydi eğer; “Bizim temelimiz eski ve yeni Ahdi Atik (Yahudi ve Hıristiyan inancı) ile eski Yunan ve Roma medeniyetine dayanır” diyeceği aşikârdır. AB’nin amacının da felsefesi doğrultusunda olması tartışılmaz bir gerçektir ki bu oluşumun içersinde Türkiye’nin yerinin olup olmadığı sorusuna da cevap verilmiş olur.
Ancak geldiğimiz durum; cevabın net bir şekilde hayır olduğunu yukarıda görmemize rağmen, cevabın evet olması için, AB’nin içersinde yer almak adına birçok diyet ödenmiş ve ödenmeye devam edilmektedir. Bu bedeller vatandaşlık ve millet bilincimize hatta milli şuurumuza darp edecek boyutlara ulaşmıştır. Yazılı ve görsel basında köşe tutmuş bir kısım yazarlardan tutun da yeni azınlıklar yaratmak isteyenler, ticari faaliyet ve kazançlarının artırılmasını Avrupalı sermayedarlarla işbirliğinde gören kişi ve kuruluşlar, meşruiyeti Avrupa’da arayan siyasetçiler ve Milli Devlet düşmanı olan küresel düzen yanlıları da bedel ödenmesine ön ayak olmaya devam etmektedirler.
AB’ne tam üyelik için verdiğimiz mücadeleyi tarih cetveline, olayların akışına, yansımasına ve gelinen noktaya bakıldığında daha önce seyretmiş olduğumuz bir filmin senaryosunun yükseltilmiş sürümü olduğunu görürüz.
Hadi gelin şimdi hep beraber bu senaryoda tarihin nasıl tekerrür ettiğini şaşkınlıkla izleyelim. AB, Avrupalı devletlerin ortak çıkarlarını korumak ve ekonomik bütünleşmesini sağlamak gayesi ile AET (Avrupa Ekonomik Topluluğu) adı altında 1957 de kurulmuştur. Türkiye bu oluşuma katılmak için 1959 yılında müracaat etmiştir. Böylece diyet ödenmeye başlanmıştır. Nasıl bir diyet mi? Şöyle ki, AET’ye müracaattan evvel Amerikan Büyük Elçisi çağrılarak Washington’un bu müracaata tepkisi sorulur, üç gün sonra gelen cevapta ABD’nin itirazı olmadığı hatta Türkiye’nin batı Avrupa ile ilişkilerini güçlendirmesinden memnun olacağı cevabını alır. Böylece Türkiye gönül rahatlığı içersinde AET’ye üyelik için başvurusunu yapar.
AET ile yapılan görüşmeler dört yıl sürmüş ve 12 Eylül 1963 tarihinde Ankara Anlaşması imzalanmış ve bu anlaşma 4 Şubat 1969 tarihinde 323 sayılı kanunla yürürlüğe gitmiştir.
Tekerrür eden senaryoyu giriş – gelişme ve sonuç bölümlerine ayıracak olursak, bugünkü gözlemlerimizle baktığımız zaman, giriş kısmı dört yıl gibi kısa bir sürede oluşmuş, gelişme ise halen daha sürmeye devam etmekte olup, günümüzde gelişen olaylar sürecin bir ucunun açık kalacağı aşikârdır. Sonuç kısmının ise kehanetlere dayandığını söylemek yanlış olmaz. Sürecin başlaması için gereken sürenin dört sene gibi kısa bir süre olma sebebi, NATO’ya katılım sürecine benzerliğinde yani dünyanın içinde bulunduğu soğuk savaş nedeninden alır.
Ankara Anlaşması ile Türkiye Cumhuriyeti Avrupalı olmuştu. Tıpkı 113 sene evvelki gibi. 1856’nın 30 Mart’ında Paris Anlaşması’nın imzalayan Osmanlı Devleti, Avrupa Devletleri Konseyi’ne girmişti.
Ortaklık yaratan bu anlaşma geçici protokol, mali protokol, sonuç bağıntısı ile niyet yorum bildirgesi ile mektuplardan oluşmaktadır. Giriş bölümünde “ Türk ekonomisinin kalkınmasının ortaya koyduğu özel sorunları ve belli bir sürede Türkiye’ye bir ekonomik yardım yapılması gerekliliği göz önünde bulundurularak..” denilerek Türk ekonomisinin kalkınması için Türkiye’ye ekonomik yardım yapılacağı kararlaştırılmıştır. İkinci maddesinde Türkiye’nin tam üyeliği; Hazırlık dönemi 5 yıl sürecek 10 yıla kadar uzatılabilecektir
Geçiş Dönemi 12 yıl sürecek 22 yıla kadar uzatılabilecektir. Son Dönem Gümrük Birliği’ne dayanan tam üyeliğin şartları müzakere edileceği dönem olarak adlandırılan üç aşamalı bir süreçte gerçekleşecek idi. Görüldüğü üzere zaman cetveline güzelce yerleştirilmiş olan tam üyelik süreci son dönemin tarihi olan 1995’te Türkiye Gümrük Birliği Sözleşmesi ile AET’na girmiş olacaktı. Ancak, Türkiye 1995 yılında AB’ne girmeden tek taraflı olarak Gümrük Birliği Anlaşması’nı imzalamıştır. Aslında 1982’de AET’nin Türkiye ilişkilerini dondurma kararı almasına, 1987’de Türkiye’nin tam üyelik başvurusunun AET tarafından 1989’da reddedilmesine rağmen Türkiye Gümrük Birliği Anlaşması’nı tek taraflı olarak imzalamıştır.
1856 Paris Anlaşması ile Osmanlı Devleti, Avrupa Devletler Hukukundan yararlanacak ve toprak bütünlüğü Avrupa Devletleri’nin garantisi altında olacaktı. Ne oldu? Bu sözü verenler Osmanlı Devleti’ne saldırdılar. Topraklarını parçaladılar. Bütünlüğünü korumayı taahhüt ettikleri topraklardan pay kapmak istediler. Görüldüğü gibi tarihte benzeri yaşanmış bir olay olmasına rağmen ısrar neden? Sorunun cevabını beklentiler oluşturmakta bu beklentiler ise; Türkiye, AB’ne girdiğinde daha medeni, daha zengin olması ve daha demokratik bir ülke olması beklentileri.
Avrupalının medeni olduğunu düşünmek hatta söylemek biz Türklerin medeniyetsiz olduğunu söylemek değil midir? Bu Türk milletine hakaretten başka bir şey değildir. Tarih Türklerle başlar, tarihte utanacak bir tek sayfamız yoktur. Emperyalist geçmişimiz de! eğer öyle olsaydı bugün Asya ve Avrupa kıtasında Türkçeden başka dil konuşulmaz İslamiyet’ten başka dine ibadet edilmezdi. 20 milyon kilometrekarelik alanda yönetim yapmış atalarımız adaletin dışında hakkaniyetin dışında yönetmemişlerdir. Medeni olduğundan dem vurulan Avrupa milletleri soykırımdan tutunda esir köle ticaretini endüstri haline getirdiklerini tarihin her satırında görmek mümkünken hangi medeniyeti alacağız onlardan. İspanya’da katliamdan kaçan Yahudiler, Rus ihtilalinden kaçan Ortodokslar, Hitler rejiminden kaçan Yahudiler, Fransız ihtilalinden kaçan Fransızlar neden Türkiye’ye sığındılar? Çünkü sosyal adaleti hoşgörüyü ve hakkaniyeti tercih ettiler. Daha dün Saddam rejiminden kaçan 500 bin Irak vatandaşı Türkiye’ye sığınmadı mı? Medeniyetleşmeyi, Avrupalılaşmada arama hatasını sadece bugün değil dün de yaptık. Tahtta Sultan Abdülmecit vardı Türkiye o günlerde de şimdiki gibi Avrupalı olabilmek için yoğun mesai yapmakta idi. 1839’da bu maksatla TANZİMAT FERMANI ilan edilmiş günlerce davulla sokak sokak tellallar “ey ahali bugünden gayri gâvura gâvur denmeyecek!” olan halka ilk yansıması ilan edilmişti. Artık şehirliler de masada yemek yiyip çatal kaşık kullanmaya başlayacak kadar memlekette birçok şeyi, özellikle düşünce yapısını ve günlük yaşayışı etkilemişti. Devam eden süreçte azınlık haklarına dayalı istekleri bitmeyen Avrupa 1856 Islahat Fermanı ile artık bu isteğini belgelemiş Osmanlı’yı içerden parçalamak için son kozunu da “modernleşme” yutturmacısıyla elde etmişti.
1876'nın 31 Ocak'ında aldığımız “Andrassy muhtırası” da bunlardan biriydi. Muhtıra, o yıllarda Hersek'te yaşanan huzursuzluklarla ilgiliydi ve Hersek, muhtırayı kabul etmemizden sonra elimizden çıkmıştı. İşte, “Andrassy Lâyihası”nın hikâyesi...
Avusturya ile Rusya, Hersek'in Türk idaresinden ayrılması için seneler boyu faaliyet gösteriyorlardı ve çabalarının semeresini 1875'in 13 Nisan'ında aldılar: Nevesinje kazasında yaşayan 300 kadar Hıristiyan Babıâli’ye karşı ayaklandı. Sadece vergilerin ve askere gitmemek için ödenen bedelin azaltılmasını istiyor ve Hersek'teki güvenlik kuvvetlerinin Türklerden değil, yerli halktan meydana gelmesini talep ediyorlardı. Derken isyan büyüdü, Karadağ ve Sırbistan da Avusturya ile Rusya'nın tarafını tutup isyancılara askeri yardım göndermeye başlayınca, Hersek'te kan gövdeyi götürür oldu. Rus, Alman ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun başbakanları toplandılar, “Türkiye'nin aramıza katılabilmesi için Hersek'teki olayların sona ermesi gerekir” dediler ve Avusturya'nın Dışişleri Bakanı olan Kont Gyula Andrassy'yi Türkiye'ye hitaben bir muhtırayı kaleme almakla görevlendirdiler. Kont, hazırladığı muhtıra taslağını ayrıca İngiltere Fransa ve İtalya hükümetlerine de gönderip olurlarını aldıktan sonra, 1876'nın 31 Ocak günü Babıâli’ye Avrupa'nın diplomatik notası olarak gönderdi. Muhtırada, Avrupa'nın bazı “küçük” istekleri vardı:
- Hersek'teki Hıristiyanlara tam bir dini serbestlik verilmeli,
- Acil vergi reformu yapılmalı,
- Çiftçilerin mülkiyet haklarını belirleyecek bir kadastro çalışmasına gidilmeli,
- Hersek'ten toplanan vergiler sadece Hersek'e harcanmalı
- Bütün bu reformlar Hıristiyanlar ile Müslümanların teşkil edecekleri bir yerel meclis tarafından kontrol edilmeliydi.
Andrassy'nin muhtırasını da “Tamam, yaparız” diyerek hemen kabul ediverdik. Ama aynı Avrupa aynı senenin 13 Mayıs'ında Berlin'de bize bir başka muhtıra dayadı. Bu defa “Hersek'teki Türk birlikleri derhal geri çekilsin” diye tutturdular, İstanbul talebi reddetmeye kalkınca isyan büyüdü, Batı ise Hersekli Hıristiyanlara daha fazla silâh ve mühimmat akıtmaya başladı. Bir yıl sonra tarihlere “93 Harbi” diye geçecek olan Osmanlı-Rus Savaşı çıktı, Rus ordusu Yeşilköy'e kadar geldi ve 1878'in 13 Temmuz'unda imzaladığımız Berlin Antlaşması ile Bosna-Hersek Avusturya'nın oldu. Aradan bir buçuk asır geçti Nisan 2006’da Diyarbakır’da yaşanan olaylar için Avrupa Parlamentosundan 46 milletvekili imzalı bir mektup aldı hükümet. İçeriğinde “..Diyarbakır'daki olayların sorumluluğunun mülki idare amirleriyle askere ait olduğunu ileri sürdüler ve Ankara'yı, insan haklarının ihlâli halinde AB ile devam eden müzakereleri durdurulacağı..”[2] şeklinde tehdidini bulunduran bu mektup.
AB'NİN "YÜCELİĞİNE(!) İSYANIMIZDIR
Dünya dediğimiz "yüce" ülkelerin Kıbrıs'ta 34 yıldır Kıbrıs Türklerine reva gördükleri haksızlık ve adaletsizlik (bu dünyada tarafsız Uluslararası Adalet Divanı olsa) mahkemelik suç teşkil ederdi. 34 yıldır katlanıyoruz. Bunlar Rum-Yunan ikilisinin Girit oyununun suflörleri oldular. Zorla veya kandırılarak Kıbrıs'ı Rum'a, Yunan 'a peşkeş çekiyorlar. Oyunun son perdesindeyiz. AB yolu İle perdeyi indirip bizi mahkûm edecekler.
Rauf Denktaş-KKTC Cumhurbaşkanı 4 Eylül 1997
Girit Adası’nın geçmişi, burada yaşananlar ve bugün gelinen nokta itibariyle Kıbrıs'ta olanlara örnek teşkil etmektedir. "Girit Adası ve Kıbrıs Adası sorunları, eşdeğer sorunlardır Girit sorunu bilinmeden Kıbrıs sorunu bilinemez."[3] denilmesinin yanlış bir ifade olmadığını savunmak için bu tarihi olayı bir kez de biz hatırlayalım.
Dışişleri Bakanlığı kayıtlarında Girit olayları, Osmanlılar devrinde Ada halkının Önce bağımsızlık, sonra Yunanistan'a katılma amacıyla ayaklanması olarak anlatılmaktadır. Buna göre, Girit'in Rum asıllı halkı ilk olarak 1821'de Osmanlı yönetimine başkaldırmış, Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa bu ayaklanmayı bastırmakla görevlendirilmiştir,
Yunanistan'ın Osmanlı devletinden ayrılarak, bağımsız bir krallık oluşundan sonra Girit'te 1830 yılında ikinci bir ayaklanma olmuş, Mehmet Ali Paşa 1831'de bunu da bastırmıştır. Ancak, adadaki milliyetçilik akımının gelişmesi ve Yunanistan'ın giriştiği yoğun propaganda sebebiyle Girit'te huzur bir türlü sağlanamamış ve 1840 Londra Antlaşması’ndan sonra buranın yönetimi Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa'dan alınmıştır. Yunan mültecileri tarafından çıkartılan bir başka İsyan (1841) da Mustafa Naili Paşa tarafından bastırılmıştır. En önemli ayaklanma ise 1866'da olmuş, asiler, Yunanistan'a katıldıklarını ilan etmişlerdir. Osmanlılar bunu kabul etmemiş ve Sadrazam Ali Paşa olaya el koymuştur. Sonunda üye çoğunluğunu Rumların teşkil ettiği bir meclisin kurulmasıyla ayaklanma bastırılmıştır. Ancak daha sonra adanın Rum halkı çeşitli haklar talep etmeye başlamış, 1877-1878'de yapılan antlaşmalarla ada valisinin Rum, yardımcısının Türk olması, 80 üyelik meclise 50 Rum üyenin seçilmesi, resmi işlem ve yazışmaların hepsinde Rumcanın kullanılması kabul edilmiştir.
Girit meselesi 1897'de yeniden alevlenmiş. Yunan hükümeti ve Etniki Eterya cemiyetinin açık ve gizli kışkırtmaları sonucunda adada geniş bir çete faaliyeti başlamıştır. Bu arada Yunanlılar, Girit'e 1500 kişilik bir asker kuvvet çıkarmış, İngiltere, Fransa, Rusya ve İtalya’nın desteğini kazanmak için her türlü yola başvurmuşlardır. Ancak, Osmanlı hükümetinin iç işlerine yabancıları karıştırmamak konusundaki kararlı tutumu karşısında batılı devletler, Yunanlıların adadan kuvvetlerini çekmesi için donanmalarıyla Girit’i abluka altına almışlardır. Yunan hükümeti bu ablukaya da aldırmayınca, Ethem Paşa kumandasındaki Osmanlı ordusu Makedonya, Alasonya üzerinden saldırıya geçerek Dömeke meydan savaşında Yunan ordusunu yenilgiye uğratarak, Atina'ya doğru ilerlemeye başlamıştır. Batılı devletlerin işe karışmaları sonucu bu harekât durdurulmuş, Girit'te Rusya, İngiltere, Fransa ve İtalya’nın himayesinde bir yönetim kurularak, Yunan kralının oğlu Georgios, komiser olarak tayin edilmiştir.
İkinci Meşrutiyetin ilanından sonra (1908) Girit Meclisi Yunanistan'a katıldığını resmen ilan etmiş ve 26 Temmuz 1909'da Rumlar Hanya kalesine Yunan bayrağını çekmişlerdir. 1911'de 25 Girit Rum mebusu Yunan Parlamentosu toplantılarına katılmak amacıyla Pire'ye doğru yola çıkmış fakat İngiliz donanmasına bağlı savaş gemileri bunu önleyerek Giritli mebusları tevkif etmiştir. Balkan savaşından sonra Londra ve Bükreş Antlaşmalarıyla Girit’in Yunanistan’a ilhakı Osmanlı Devleti tarafından 1913 yılında resmen kabul edilmiş, böylece Girit meselesi kapanmıştır.
Megali İdea ve Enosis'in en somut örneği olan Girit, kesintisiz uygulanan Yunan politikalarının sonuçlarından birisidir. Yunanistan'ın bağımsız bir devlet olarak doğuşundan itibaren takip etmeye başladığı oluşum Megali İdea’dır. "Helenlerin önderliğinde Bizans İmparatorluğunu yeniden diriltmek ülküsü" olarak tanımlanan "Megali İdea" doğrultusunda, 1810'da Bükreş'te Eterya fon Filomuson (Sanat Tanrıçası Dostları Cemiyeti), 1813'te Paris'te Hotel Grec ve 1814 yılının sonlarında Odesa'da Filiki Eterya cemiyetleri kurulmuştur. Bunlardan Filiki Eterya kurulurken hazırlanan program, Megali İdea’nın hedefleri olmuştur. Bu hedefler şöyle belirtilmektedir:[4]
- Yunan Milletinin tam istiklalinin temini,
- Batı Trakya ve Selanik’in Yunanistan'a ilhakı,
- Ege Adaları'nın Yunanistan'a ilhakı,
- On iki Ada'nın Yunanistan'a ilhakı,
- Girit Adası'nın Yunanistan'a ilhakı,
- Batı Anadolu'nun Yunanistan'a ilhakı,
- Pontus Rum Hükümeti'nin kurulması,
- Kıbrıs'ın Yunanistan'a ilhakı,
- İmroz ve Bozcaada'nın Yunanistan'a ilhakı,
- İstanbul’un işgal edilerek Doğu Roma imparatorluğunun ihyası.
Aynı ülküyü, her platformda gündeme getiren Yunanistan gazeteleri, 1896 yılı Nisan ayında (Girit olaylarının yoğunlaştığı dönem) imzasız bir beyanname yayınlayarak, Etniki Eterya'nın faaliyet planını ilan ettiler. Bu beyannamede açıklanan ana ilkeler, günümüzdeki Yunanistan'ın millî politikasının dayandığı temel prensipler niteliğindedir:[5]
"Ezeli ve ebedi düşmanımız Türklerdir. Yunan ulusu, bağımsızlığını elde etmekle önemli bir kazanç sağlayamadı. Ulusun büyük bir kısmı Türklerin boyunduruğu altında kaldı. Bunları kurtarmak hepimizin görevidir.
Megali İdea’yı gerçekleştirmek için savaş esastır. Gayeye varmak İçin gizliliğe olağanüstü dikkat etmek gerekir, Yunanistan’da parti mücadeleleri ve fikir ayrılıkları kesin olarak terk edilmelidir. Bütün Grek ulusunun Etniki Eterya bayrağı altında toplanması, yüksek çıkarlarımızın gereğidir. Megali İdea’nın gerçekleşmesi için her türlü araca başvurulacaktır Etniki Eterya, Rum halkını bütünü ile silahlandıracaktır. Mukadder olan vaktin gelmesinden sonra, ezeli ve ebedi düşmanımız olan Türklere taarruz edilecektir.
Ezeli ve ebedi düşmanımız olan Türklere karşı, Yunanistan dışarıdan hiçbir yardım beklemeyecek ve yalnız kendisine güvenecektir, Etniki Eterya, Doğu'da birçok karışıklıklar çıkaracaktır Hükümet İlgisiz kalır ve tarafsız olursa Etniki Eterya hükümete görevini bildirecektir.
Politik fırsatlardan yararlanmak, Etniki Eterya'nın baş görevidir. Etniki Eterya, bütün Rum zenginlerini örgüte yardıma davet eder.
Sonsuz bir güce sahip olan Helenizm’in gücüne inanarak, eski ve ebedi düşmanımız Türklere karşı büyük düşmanlık hareketine başlayalım.
Etniki Eterya, hiçbir siyasi partiye tabi olmadığı gibi, hiçbir siyası partinin de emrinde değildir. Şayet hükümet ülke sorunları üzerine eğitmezse, Etniki Eterya, hükümeti, görevini yapmaya zorlayacaktır.
Tanrının yardımı ile Megali İdea kesin olarak gerçekleşecektir."
1 Haziran 1999 tarihli Fransız Le Figaro gazetesinin “bölgenin en ırkçı ve yayılmacı ülkesi” olarak nitelendirdiği Yunanistan, ırkçılık ve yayılmacılık konusunda tarih boyunca kullandığı esasları dört noktaya dayandırmıştır:[6]
[1] ANAP Genel Başkanı ve Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz, AB'ye yönelik eksiklikilerin tamamlanmasında umudunun giderek azaldığını söyledi.Yılmaz, partisinin basına kapalı grup toplantısında yaptığı konuşmayı basına dağıttı. AB'nin değerlendirildiği toplantıda Yılmaz, AB'ye girip bölünen hiçbir ülke bulunmadığını belirterek, 'Bunu söylediğimde bana Yugoslavya örneğini veriyorlar. Yahu, Yugoslavya AB'ye karşı ve onun temsil ettigi anlayışa direndigi için bölündü' dedi. 'Türkiye hala Apo'nun idamı, bayrak-mayrak, bilmem ne ile uğraşıyor' diyen Yılmaz, AKŞAM GAZETESİ 22 HAZİRAN 2002
[2] http://hurarsiv.hurriyet.com.tr 9 Nisan 2006
[3] Metin Erksan, Girit ve Kıbrıs, Cumhuriyet Gazetesi, 21.5.2002
[4] www.turkatak.gen tr/Yunan/Yunanistan_ve_terör.html
[5] www.turkatak.gen tr/Yunan/Yunanistan_ve_terör.html
[6] www.turkatak.gen tr/Yunan/Yunanistan_ve_terör.html








